Yaşamak Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür, Ve Bir Orman Gibi Kardeşçesine...

Misak-i Milli içinde...

Saat
Site Haritası
KADIN HAKLARI VE DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

KADIN HAKLARI VE DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

 

Kadın nedir? Büyük ozan Nazım Hikmet bakın kadını nasıl anlatıyor.

“Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir.

Kimi der ki kadın bir yeşil harman yerinde dokuz zilli

Köçek gibi oynatmak içindir. Kimi der ki ayalimdir.Boynumda taşıdığım vebalimdir.

Ne o, ne bu. Ne döşek, ne köçek.Ne ayal, ne vebal.

O benim kollarım, bacaklarım, yavrum, annem, karım, kız kardeşim, hayat arkadaşım.”

 

Türk Dil Kurumu sözlüğü kadın sözcüğünü:Dişi cinsten erişkin insan, erkek ya da adam karşıtı; olarak açıklamıştır.

Sözlükteki  sözcük anlamından, kadının öyle erkeğin eğe kemiğinden falan yaratılmış olduğunu değil; kendine özgü bir birey olduğunu anlıyoruz.

 

‘Dünya  emekçi kadınlar günü’ olarak kabul edilen ve anılan ‘8 Mart’a şu aşamalardan geçilerek gelinmiştir:

-1857 yılında New York’taki kadın işçiler ilk defa 12 saat çalışma süresine  ve düşük ücrete karşı çıkmak için bir yürüyüş düzenlemişlerdir.Fakat polis tarafından zor kullanılarak dağıtılmışlardır. Bu olayda ölen ve yaralananlar olmuştur.

-1908 de gene New York’ta 1500 tekstil işçisi kadın çalışma saatlerinin kısaltılması, daha iyi ücret ve doğum izni için “EKMEK ve GÜL” sloganı atarak yürümüşlerdir. Bu sloganın anlamı: Ekmek karın tokluğu, Gül ise daha iyi yaşam koşulları demektir. Bu eylemin yaygınlaşmaması için, iş yerlerine kapatılan işçi kadınlardan 150 tanesi yanarak ölmüştür.

-1910 yılında Kopenhang’da toplanan ‘İkinci Sosyalist Kadınlar Enternasyonali’nde Clara Zetkin adında bir kadın ‘8 mart’ın dünya emekçi kadınlar günü olmasını önermiş ve bu öneri kabul edilmiştir.

-1911 de ilk kez 19 martta Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de kadımlar günü kutlanmıştır.Bu etkinliklerde ayrıca oy verme, seçme ve seçilme  hakları ile meslek edinme, meslek eğitimi görme hakları da istenmiştir.

-8 Mart 1917 de Rus kadınlar “EKMEK ve BARIŞ” için grev yapmışlardır.

-1977 yılında Birleşmiş Milletler genel kurulu ‘8 MART’ı “KADIN HAKLARI ve DÜNYA BARIŞ GÜNÜ”olarak kabul etmiştir. Böylece 8 Mart Kadınlar Günü bütün dünyada kutlanmaya başlamıştır.

 

Yılın bir gününü, toplumun yarısını oluşturan kadınlara ayırarak sorunlarının çözüldüğü zannedilmiştir. Oysa kadınlar  dünyadaki işlerin %66 yapmaktadırlar. Ancak gelirin %10’a sahiptirler. Dünyadaki mal varlığının ise %1 i kadınlarındır. Bu gün her ülkede kadınlara şiddet uygulanmaktadır. Sanki kadın olmak şiddete maruz kalmayı gerektiriyormuş gibi.

Oysa kadına yapılan şiddet insan haklarına aykırıdır.Ama dinleyen kim? Kadınlara tanınan

haklar ülkelerin gelişmişliğine göre azalıp çoğalmaktadır.

 

Ülkemizdeki kadın olgusuna islamiyetten önce, islamiyetten sonra diye bakarsak daha iyi görmüş ve anlamış oluruz:

-Türkler islamiyeti kabul etmeden önce kadın erkek aynı değerde ve eşitti ve aynı haklara sahipti. Kadın toplumsal yaşamda erkeğin yanındaydı. Erkek kadın ayırımı yapılmadan aynı  eğitimi alırlardı. Ev sadece erkeğin evi değil, kadının da eviydi. Kadının her alandaki yönetimde  erkekle birlikte hakkı vardı. Han ve Hakan  ülkeyi birlikte yönetir, sözleşmelerde her ikisinin de imzası bulunurdu. Hatunun imzası olmayan sözleşmeler yürürlüğe girmezdi. Eski Türk Destanlarından öğrendiğimize göre, Han’ın kırk yiğidi varsa;Hatun’un da kırk kızı olurdu. Türk kadınları yaşam biçimlerinde hiçbir kısıtlama yoktu. Türk kadınları da ata

2-

biner, avlanır, savaşa katılırdı. Şölenlerde bulunur, şölen düzenleyebilirdi. Eşini, işini seçme hakkına sahipti. Beğendiği bir erkeğe evlenme  teklif edebilirdi. Tek eşli evlilik yapardı. Giyinmesini, süslenmesini bilir, güzel görünmekten hoşlanırdı. Eski Türk’lerdeki Şamanizm

inancı kadına değer veren bir inançtı. Türk’lerde  kadın ve erkeğin görev ve sorumlulukları önceden belirlenmişti. Kadın örtünmez, harem nedir bilmez, erkeğin her gittiği yere gider, her yaptığı işi yapardı.

 

Türk’lerin islamiyeti kabul etmesiyle  kadınların yaşamında büyük değişikliler olmuştur. Tek eşlilik çok eşliliğe, kadın erkek eşitliği erkek egemenliğine dönüşmüştür. Bu durum  Yavuz Sultan Selim’in siyasi amaçla halifeliği Mısır’dan İstanbul’a  getirmesi ile artmıştır. Bundan sonra toplumda hızla Türk kültürünün yerini Arap kültürü almaya başlamıştır. Hele şehir ve kasabalar bunda nasibini daha çok almış, köylere ise etkisi pek fazla olmamıştır. 16-17 ve 18.

yüzyıllarda Osmanlı’da  kadın özgürlüğüne büyük darbe indiren şu kararlar alınmıştır:

 

Kadının belirlenen günler ve saatler dışında sokağa çıkması, kocası ile yanyana yürümesi (erkek önde,kadın üç adım geride), yüz,göz,saç,el, bacak ve vücutlarının belli eden ince peçe takması,dar çarşaf giymesi yasaklanmıştır.Ayrıca  vapur, tranvay, muhallebici ve mesire yeri gibi yerlerde kendilerine ayrılan bölümlerin dışında bulunmaları yasaktır. Eşi ile birlikte olsa bile otelde yatamaz. Ayrıca eğitim görmesi, öğretmen olması, sahneye çıkması, alış veriş için çarşıya, pazara ve doktora gitmesi yasaktır. Eş seçiminde hiçbir söz hakkı yoktur. Bu nedenle kadınlar falcılardan, üfürükçülerden medet umar duruma getirilmişlerdir.

 

1911 yılında açılan Gülhane parkı 4 gün erkeklere, 3 gün kadınlara ayrılmıştı. Kadınların erkeksiz ortamlarda eğlenmek, hamama gitmek, komşularını konuk etmek kocasının iznine bağlıydı. Kadının miras hakkı da sınırlıydı. İki kadının şahitliği bir erkeğinkine eş değerdi. Boşanma tek yanlıydı. Ekeğin “Boş ol”demesi yeterliydi. Boşanan eşler tekrar evlenmek isterlerse “HÜLLE”(Bir geceliğine bir başkası ile nikahlanması) yapmak zorundaydılar.

Erkekler birden fazla kadınla evlenme hakkına sahiptiler. Osmanlı padişahlarının haremleri

Bunun açık örneğiydi. Osmanlı’ zamanında kadın kafes arkasına kapatılmış ailenin hatta mahallenin namus objesi haline getirilmiştir.

 

Bazı yerlerde ekonomik zorluklar nedeni ile kadınlar da çalışmak zorunda kalıyorlardı. Bazı iş kollarında da kadın işçilere gereksinim duyuluyordu. Bursa’da ipek işi bunlardandı. Önceleri gayrimüslüm kadınların ve kızların çalştığı bu yerlerde daha sonraları müslüman Türk kadınları da çalışmaya başlamışlardı. Bu çalışma yerlerindeki ağır iş koşullarının düzeltilmesi ve ücretlerinin artırılmesı, çalışma saatlerinin azaltılması için Bursa’nın “İpek Kadınları” 3 ağustos 1910 türk tarihinde ilk kadın grevini yapmışlardır. Bu eylem  dünya emekçi kadınlarının hak aradığı döneme rastlamaktadır.

 

Ayrıca köylerde yaşayan kadınlarımız her dönemde üretime katkıda bulunmak için tarlada, bahçede, ağıllarda çalışmıştır. Bu gün de çalışmasını sürdürmektedirler.

 

Cumhuriyet dönemindeki kadını incelerken şu evrelere bakmalıyız:

-1920-1924 yılları arsındaki birinci meclis, ülkenin düşmandan temizlenmesi ve kurtuluş savaşının kazanılması için büyük bir çaba ve özveri ile çalışmıştır. Ancak meclisin içinde bulunan tutucu grup yapılmak istenen her yeniliğe karşı çıktığı gibi, verilmek istenen kadın haklarına da karşı çıkmıştır.

 

Atatürk ülke işgal altındayken bile kadınların içinde bulundukları kabuğu kırarak toplumdaki

3-

gerçek yerlerini almaları gerektiğini bir çok yerde  dile getirmiştir. 22 Kasım 1916 da Genel Kurmay Başkanı ile yaptığı bir söyleşi de “Güç ve yetenek sahibi anne yetiştirmek; bunun için de kadını özgürleştirmek zorundayız. Bir işi kadınla birlikte yapmak, erkeğin ahlaki düşüncesi ve duyguları üzerinde etkili olacaktır. Kadın ve erkekte olan karşılıklı olan duygu ve sevgi eğilimi yaradılıştan gelen doğal bir davranıştır.”Atatürk kadın haklarını kadına olan, ödenmesi gereken bir borç olarak görüyordu. “Dünyada hiçbir ulusun kadını, ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım.Ulusumu kurtuluş ve zafere götürmek için, Anadolu kadını kadar hizmet ettim diyemez.” Atatürk 13 Mart 1923 yılında çıktığı yurt gezisinde Konya’da Kızılay’ın kadınlar kolunda yaptığı konuşmasının sonunda sözlerini şöyle bitirir. “…Günümüz koşullarına uygun evlatlar yetiştirerek onları yaşamla bütünleşen ve çalışan bireyler haline getirmek, yüksek niteliklere sahip olmayı gerektirir. Öyleyse kadın, erkek kadar, hatta ondan daha aydın, daha ileri ve daha bilgili olmak zorundadır.KADINLARIMIZ EĞER GERÇEKTEN MİLLETİN ANASI OLMAK İSTİYORLARSA BÖYLE OLMALIDIRLAR.”

 

Birinci meclisin yenilenmesi için yapılacak seçimden önce bir oran belirlerken sadece erkek nüfusun sayılması üzerine ,Tunalı Hilmi Bey kadınların da kurtuluş için canla başla çalıştıklarını ve kadınların da sayılmasını isteyen konuşmasını yaparken tutucu millet vekilleri

konuşturmamak için sıralara ve tabana vurarak gürültü koparırlar. Bunun üzerine,T. Hilmi Bey konuşmasını şöyle bitirir. “…İzin verin arkadaşlar(Artan gürültüler) sizlerden analara bacılara oy hakkı, seçilme hakkı vermenizi istemiyorum; yalnızca sayılmalarını istiyorum.”diyordu. Karşıt millet vekillerinden, Eskişehir millet vekili Emin Bey “Böyle düşünce olmaz; dinsel yasaya saygı göster; milletin duyarlılıklarıyla oynama” diye tehtit ederken, Konya millet vekili Fehmi Bey “Bizim memleketimize Bolşevik’lik daha girmedi.”Diye bağırıyordu. Seçim yasası, kadın nüfusu hesaba katılmadan “18 yaşını bitiren her Türk oy verebilir, 30 yaşını bitiren her Türk seçilebilir”diye kabul edilince ,kadın haklarından yana olan millet vekilleri “Kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kalktığını” Söydiklerinde; Celal Nuri Bey “Her Türk tanımından yalnızca erkeklerin anlaşılması gerektiğini”söyledi. Bunun üzerine Recep ve Yahya Kemal Bey “Erkek ve kadın her Türk” olarak metnin değiştirilmesi için verdikleri önerge kabul edilmez ve karar çılgınca alkışlanır…Recep Bey büyük üzüntü içinde “Bu hakları kadınlarımıza vermiyorsunuz, bari alkışlamayınız” demiştir.

 

-1924-1946  yılları ülkemizde kadının yükseliş dönemidir. Bu kolay olmamıştır. Bunu erkeklerimizden önce kadınlarımıza kabul ettirmek durumunda kalınmıştır. 1924 yılı sonunda İstanbul Valisi bir genelge ile bütün taşıtlarda, parklarda ve eğlence yerlerindeki kafes ve perdeleri kaldırtıyor. Buna ilk karşı çıkan kolej mezunu Halide Edip “Bizim peçemize, perdemize ne karışıyorsunuz”diyerek yapılan yeniliklere karşı çıkıyor.

 

Kadın haklarına ,3 Mart 1924 de kabul edilen (Tevhidi Tedrisat) Öğretim Birliği Yasası (Öğretim tekliği),17 Şubat 1926 da Türk Yurttaşlık Yasası (Medeni Yasa) ve arkasından gelen seçim yasaları en büyük katkıları yaparak, Türk kadının toplumdaki gerçek yerini almasını sağlıyor.

 

3 Nisan 1930 belediye seçimlerinde, 26 Ekim 1933 de köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934 de millet vekili seçim yasalarında kadınlara seçme ve seçilme hakkı veriliyor.(Fransa’da 1944, İtalya’da 1948, İsviçre’de 1971) Bu hakkı elde eden kadınlar büyük bir coşku içinde TBMM’ne yürüyerek büyük önderleri Mustafa Kemal’e  şükranlarını

sunmuşlardır.Türk kadınının elde ettiği siyasi haklar dünya ülkelerinde de ses getirmiştir.

4-

Dünya basınında “Çarşaflı, peçeli Türk kadını nasıl oy kullanacaktır?” Diyen alaycı makaleler çıkmıştır.

 

1935 yılında yapılan seçimlerde 17 kadın millet vekili kadın meclise girmiştir ve oran%4,5 tur. Bu dönemde cumhuriyet kadını her dalda kendini kanıtlayarak bir çok alanda başarı elde etmiştir. Örnek olarak: Afet İnan, Sabiha Gökçen, Sıdıka Avar, Muazzez İlmiye Çığ, Nüzhet Gökdoğan(astranom), Hasan Ilgaz ( millet vekili), Kerime Halis,Semiha Bersoy,Rafet Angın

Pakize Gökay, Fatma  Hikmet İşmen (Y.Zi.Müh. Senatör) , Behice Boran (Millet V.)

 

1946 da demokrasiye geçilince aydınlanma sürecinden,devrimlerden ödünler verilmeye başlanmıştır. 14 Mayıs 1950 den sonra  geriye doğru atılan adımlar hız kazanmıştır. Hele  eğitim alanında geriye gidiş çok  daha hızlı olmuştur. Köy enstitülerinin kapatılması eğitimdeki gevşemeler, kız çocukların okula gönderilmemesi, imam hatip okullarının çoğalması ,kız imam hatip okullarının açılması bu günlerin ortamını hazırlamıştır.

 

12 Eylül aydınlanmaya  en büyük darbeyi indirmiş, toplumun ilerici, devrimci kanadını baltalamıştır. Okullara zorunlu din derslerini koyarak tüm okulları imam- hatipleştirmiş, imam hatiplilere üniversite kapılarını açarak, laikliği çiğneyerek laik eğitimi yok etmişir. Atatürk diye diye Atatürkçü düşünceyi yozlaştırmıştır. Devrim yasaları çiğnenmiş,Atatürk kalıtlarına el konmuştur.

 

Oy uğruna sağ partiler cumhuriyet ilkelerini çiğnemiştir. Karşı devrimcileri  cesaretlendirmiş,

Yer altında bekleyen şer güçler ortaya çıkmıştır. Bu güçlerin hiç hoşlarına gitmeyen kadına verilen haklar ,kadınlardan kendi elleriyle, demokrasi adına ,özgürlük adına geri alınmaya başlanmıştır.

 

Bu gün ülkemizde kadın haklarından söz etmek doğru mudur? Düşünmenin,özgür düşünmenin odağı olan “BAŞ”özgürlük adına bohçalanmıştır. Özgürlüğü ortadan kaldıran araca, “türbana özgürlük”diye kadınlarımız tarafından yürüyüşler yapılmaktadır. Oysa bağlanmak özgürlüğü ortadan kaldırmakatır.Bağlanmak köleleşmektir. Bağlanmanın adı özgürlük olamaz. Saç kılı; gözden,dudaktan, yanaktan, bacaktan hatta iffetten daha önemli duruma getirilmiştir. Cehennemlik olmak için bir saç telinin görünmesi yeterli sayılmaktadır.

 

Çok eşlilik yaygınlaşmıştır. Birçok millet vekilimiz ,belediye başkanımız çok eşlidir. Güya bilim adamı olacak profösörlerimiz ahlaki yozlaşmayı önlemek için çok eşliliği önermektedir. Selçuk Ü. den Prof. Orhan Çeker, “Dekolte giyenler tecavüz ve tacizleri tahrik ettiğini bu nedenle şikayetçi olmamalarını, suça ortak olduklarını” söylemiştir. Günümüzde töre cinayetleri artmıştır. Gönül,Şemse, Sevgi , Rabia, Kaddriye,Güldünya…töre cinayeti kurbanlarından sadece bir kaçıdır. Her gün bir töre cinayeti işlenmektedir. Gene bir genç kızımız töre adına dedesi ve babası tarafından diri diri gömülmüş, üstüne beton dökülmüştür.

 

İş dünyasında kadın işçilerimiz öncelikle işten çıkarılmakta, işe alınmada kadın olmak dez avantaj sayılmaktadır. Kız çocuklarının okula gitmesi engellenmekte, okul çağındaki kız çocuklarının evlendirilmesi için fetvalar verilmektedir.

 

“ELBETTE SEFİL OLURSA KADIN ALÇALIR BEŞER” diye haykırıyor büyük ozanımız Tevfik Fikret.

 

Gün geçtikçe  kadına, baskı ve şiddet artmaktadır. 12 milyon evli ev kadını ikinci sınıf

5-

vatandaş sayılmaktadır. Ceza yasalarında kadın hala namus kıskacı altındadır. Seçim ve

partiler yasaları kadını görmezden gelmektedir. Siyaset ülkemizde siyasi arena olarak kabul edilmekte; siyaset bilime dayandırılmamaktadır. Karar mekanizmalarında kadın yok,

kadınlara ayrılan kaynak yoktur. Kadınlarımız yoksul ve çaresizdir. Kadınlarımızın %19 u, yani dört milyondan fazlası hala okuma yazma bilmiyor.

 

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabilmidir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edlim de ,kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkünmüdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki göklere uçabilsin?” 1923 yılında büyük önder  Kemal Atatürk böyle söylüyor. Birde bugünkü siyasetçilerin yaptıklarına bakın? Seçimlerde  kadınlara %20-30 kota verince her şeyi hallettiklerini sanıyorlar. Acı olan kadınlarımız da bu duruma minnettar kalıyor. “Ben bu toplumun yarısıyım. Senin ne kadar hakkın varsa benim de o kadar olacak. Senin kotan falan var mı da bana kota uygun görüyorsun?”diyemiyorlar.

 

Kadın hakimlerimiz mahkeme koridorlarında “Gidip evinde otursun,çocuk doğursun,yemek pişirsin” diye dövülüyor. Bu olayın ardından kadınlarımızdan hiçbir tepki gelmiyor.

 

Bir zamanlar kadın başbakanımız, kadın bakanlarımız da oldu. Ne yazık ki onlar da görevlerini yaparken, erkek gibi yaptıklarını ve yapmakta olduklarını gördük ve görmekteyiz.

 

Görülüyor ki konu kadın-erkek değildir. Bu toplumda herkesin, çocukların, gençlerin, sakatların,yaşlıların, sanatçıların, doktorların, hakimlerin, çiftçilerin, işçilerin, öğretmenlerin

eczacıların…hakları vardır. Bu haklardan söz edebilmek için, içinde yaşadığımız toplumun ve devletin sözde değil ama, gerçekten her alanda tam bağımsız, demokratik, laik,sosyal bir hukuk devleti olması gerekmektedir.

 

“Kapitalizm kadınları öldürür, kapitalizmin babası emperyalizm kadınları ve çocukları sömürür, seks objesi yapar, ikincisınıf kabul eder. Çünkü emperyalizm en çok kadınların sabırla yoğrulmuş gücünden korkar.” Görülüyor ki bağımlı devletlerde kadın haklarından söz etmek mümkün değildir. Bunun için de bütün toplum bireylerinin TEK ve LAİK eğitimden geçirilerek yetişmeleri öngörülmelidir. Eğitimde Tek’lik ve Laik’lik sağlanmadıkça hiçbir haktan hukuktan söz edilemez.

 

Bugün kadın hakları yerine, cumhuriyetin ve ulusun  karanlığın içine yuvarlanmakta olduğu tehlikeyi önleme yollarını arayalım. Sakallı Celal’in dediği gibi “Doğuya giden bir geminin içinde, batıya doğru koşarak batıya gidilemez.”Bunu düşünerek, anlayarak birleşelim, güçlenelim, sonra gür olarak sesimizi çıkaralım ki, bu gür sesle tehlikenin sırça köşkleri kırılsın, parçalansın, yok olsun.

 

Özgür ve tam bağımsız olmayan ulusların ne kadınlarının, ne erkeklerinin, ne de çocuklarının haklarından söz edilemez. Öncelikle siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim…gibi alanlarda özgürlüklerimizi  kazanarak, tam bağımsızlığımızı  elde etmeliyiz. Bunu sağlamada en büyük görev öğretmenlerimizindir. Önce öğretmenlerimiz tam bağımsız  ve özgür olacak ki,sonra tam bağımsız kuşaklar yetiştirebilsinler.

 

Ben Orhangazi’nin Gedelek köyünde doğdum. Onbir yaşındaydım. Ders çalışırken hep sesli okurdum. Köylülerimizin dikişini diken annem beni dinlemeyi çok severdi. Okuma-yazmayı

‘Millet mekteplerinde’öğrenmişti. Ama okumaya ayıracak zamanı yoktu. O gün tarih

 kitabımdan kurtuluş savaşını okuyordum. Annem “Gel yanıma otur. Ben de sana bu konuda

 

 6-

bir şeyler anlatacağım” dedi. Kitabımı kapatıp annemin yanına oturdum, annem tane tane anlatmaya başladı.

“13 yaşında güzel bir kızdım. Babam Çanakkale Savaşında şehit olmuştu. 30 yaşındaki annem ve üç kardeşimle kalakalmıştık. Bir gün evimizdeyken köy meydanından silah sesleri ve haykırışlar duydum. Pencereye koştum, bir de ne göreyim? Evler yanıyor, insanlar Pınarbaşı’na doğru kaçışıyordu. Sokağa çıktım kalabalığa karıştım. Arkadan eli silahlı Yunan askerleri ve onlarla işbirliği yapan Benni köyünün Ermeni’leri kurşun sıkarak geliyordu. Koştuk, koştuk. Sonunda değirmenin binasına girdik. İçerisi ana baba günüydü. Ağlayan, dövünen, bayılan gırla gidiyordu. O sırada Hatice nine beni ocağa doğru çekti. Ocaktan aldığı  is ve kurumları üstüme başıma, yüzüme gözüme sürdü. Beni pis ve pasaklı duruma getirdi. Niye öyle yaptığını sonradan anladım. Değirmenin kapılarını düşman askerleri kapamıştı. İçerdekiler kadın ve çocuktu. Başka çıkış kapısı da yoktu. Sıkışıp kalmıştık. Gene Hatice nine beni kolumdan çekip suya itiverdi. Ne olduğunu anlamadan kendimi binanın dışında buldum. Aynı yolu kullanarak dışarı çıkanlarla birlikte Dede Bayırı’na doğru koştum. Tepede annem ve kardeşlerimi buldum. Değirmenin yanışını tepeden seyrettik.Kaçamayanlar diri diri yanmışlardı. Köy meydanına topladıkları erkekleri soyup kurşuna dizmişlerdi. Tam iki buçuk yıl muhacır olarak yarı aç, yarı tok dolaştık durduk. Atatürk’ümüzün vatanımızı, namusumuzu kurtarmasıyla; yanmış, yıkılmış, yağmalanmış köyümüze döndük…Şimdi insan gibi yaşıyorsak, ben senin annen olabildiysem, sen okuyabiliyorsan bunlar hep Atatürk sayesinde olmuştur. Sakın bunu unutma. Bu sana vasiyetimdir.”dedi.

 

Hiçbir zaman unutmadım anacığım. Ama bunları unutanlar bugünlerde o kadar çoğaldılar ki, ona yanıyorum. Anacığım ben bana anlattıklarını çocuklarıma, öğrencilerime ve şimdi de torunlarıma anlatıyorum, öğretiyorum.

 

Anama ve anam gibi analara, bütün kadınlara Türk kadınına en büyük değeri veren Kemal Paşa’mıza, Atatürk’ümüze sonsuz şükranlarımı sunuyorum.              

 

08 Mart 2011

                                                                                                            Lemanser Sükan

1952 Arifiye Köy Enstitüsü Mezunu

Emekli Felsefe Öğretmeni

 

                                                                                  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3579 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
FİNANS GÜNDEM
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret1162337
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
24° 27° 20°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.26276.2878
Euro7.37427.4038
Üyelik Girişi